Süleymancıların yaptıkları da doğru çıkarsa ki, gidişat ona eviriliyor. Bu da yeryüzünde FETÖ den sonra İslam’a vurulacak ikinci en büyük darbe olur. Maazallah. Dindar muhafazakâr kesimin en büyük zaafı aşırı derece de başa bağlı olmalarından kaynak lanmaktadır. Sorun üst taraf sorunu. Yöneticiler sorunu. İçeride ve dışarıda amiyane bir tabirle, bunlar kafakol edilince bütün camia kontrol altına alınmış oluyor. Yoksa tabanın bir kabahati yok/yok mu diyebiliriz. Tabanın bu samimiyeti en kolay istismar ediliyor. FETÖ de bu olmadı mı? Olanlardan habersiz taban dinine diyanetine bağlı aptesinde namazında orta halli Müslümanlar kümesini oluşturuyorlardı. Süleymancıların tabanı da benzer şekilde aptesinde namazında her bir ferdi kuran okumayı bilirler. Fakat başındakilerin bu camiaları Mazharosmandan kaçan delilerin önüne geçerek tren taklidi yapıp aynı kümeye tekrar getirmeleri veya getirilmeleri en büyük sorun. Tabanın hiç mi suçu yok/yok mu diyebiliriz. Kırıkkaleden beraber çalıştığım çobanlıktan gelme bir arkadaş/personel vardı, benzer durumlar karşısında ‘Allah bilir’ dediğimde bana derdi ki ‘Hoca Hoca, elbette Allah bilir. Amenna. Ancak kulu da biraz sezer/sezmeli.’
Eski gençlik yıllarımızdan beri şuna hayıflanırdık. Hep mi Müslümanlar kandırılacak. Yaptıkları melaneti hep dindarların üstüne atarak bir taşla iki kuşu birden vuracaklar. Hep mi başımıza geçen satılık insanlar tarafından aldatılacağız. Hep mi hain bizden çıkacak. İla ahir bu endişelerle yaşardık. Zor kabullenmemiz bunlardandı. Çokça incelemeye çalışıyor duk benzer konuları. İttihat ve Terakki Cemiyeti dindarlar üzerine kurulu bir gizlenme ile hedefine ulaşmış ve Müslümanlar kandırılmıştır. Cumhuriyete giden yolda harpte biz öldük sonrasında bizi karşı gruba yerleştirerek nice canların idam edilmesi ve dine ait ne varsa ortadan kaldırılması sonunda yine biz kandırıldık. Menderes ve Celal Bayar bizim üstümüze oturarak başarılı oldular. Sonrasında Çoban Sülü lakaplı Süleyman Demirel yaklaşık kırk yıl bizi soydu soğana çevirdi. FETÖ ha keza, şimdide bunlar mı? Allah bu milleti ve samimiyeti korusun bir daha aldananlardan eylemesin. Amin.
Burada şunu da aktarayım. Nurcular bilindiği gibi parça parça oldular. Çoğunluğu da Demirelci idi. ‘Nurlu Süleyman’ yakıştırmasıyla’ kendilerini kandırdılar. Rahmetli olan bir arkadaşım ‘Gazeteye para topladık meğer sahibi konumunu üzerine alan ağabeyimiz, bizim tepkimizi görünce bizi dışarı attırdı. Biz ondan sonra başka bir gazete çıkarmak için yeniden aramızda para biriktirmeye başladık’ derdi. Yeniasya o zamanlarda birkaç defa isim değiştirmişti hatırladığım kadarıyla. Şimdi bile her haliyle ve karikatürleriyle birlikte solu desteklemeye devam etmektedir.
Bir hatıramı aktarmak istiyorum. Hoca yeni çıktı ona yardımcı olmak için K.Kale teşkilat larında görev aldık. 48 Milletvekili 3 senatör çıkardık. Rahmetli Osman Yurtoğlu ağabey ile Genel Merkeze gittik ve Manisa Milletvekili ve Genel Sekreterimiz olan Gündüz Sevilgen’e tek tek namaz kılanları sorduk. Hepsine şehadet etti ve bir Senatörümüze filan ağabeyle hiç beraber olmadık amma zannı galibime göre kılmıyor’ dedi. O da sonra bizden ayrıldı yerine gitti.
Süleymancıları ben az çok siyaset yaptığım bölge olarak tanırım. Dindar kesimin siyasetçileri ile hiç barışık olmadılar. Gerekçelerine hep bir kulp buldular ve haklılıklarını savundular. Siyasetten uzak durduklarını kendi şiarları olarak söylediler. Aynı zamanda siyasetin tam içinde oldular hep. Kendilerine has uygulamaları ile kendileri gibi olma yanlara hep destek oldular. Zaten Süleyman Hilmi Tunahan’ın yerin geçen damadı Kemal Kaçar Adalet partisinden milletvekili oldu. Bundan dolayı Demirel’e hayli yakın durdular. Kırıkkale’de Adalet Partisinin adayları için köy köy çalıştılar. Hatta bir dönem Kırıkkale Belediye Başkanlığını da kazandırdılar. O zaman Sabah Gazetesi ellerinde idi. Fabrika ların kapısına erken gelir gazeteyi satarlar ve aynı zamanda abonelerine de ulaştırmış olurlardı. ANAP yönetiminde de görev aldılar.
2002 seçimleriydi. Sorduğumda bir Süleymancı; ‘Mesut Yılmaz ile anlaştıklarını, kendile rine barajı aşıracakları sözü verdiklerini, oylarının yanında manevi katkılarının da olacağını belirtmişti. Ama olmadı’ demişti.
Çok sığ ve katı bir camia. Ser verip sır vermeyenler gibi. Başlarına ve birbirlerine aşırı derece bağlı bir topluluk. Çemberi daralttıkça halktan destekleri azalmaya başladı. Bu dar çember ve örümcek ağı gibi sırlanmaları başlarına iş açacağı sinyalini vermeye başladı. Halka bir türlü kendilerini kabul ettiremediler, sevdiremediler.
Hasat zamanı bölgelere dağılıp öşür ve yardım toplamaları eski verimliliğini kaybetti. Kurban zamanı birinci günü kendileri kurbanlarını kesmeyip deri toplamaları da eski ekonomikliğini kaybetmişti. Bu iki gelir alanları daralmıştı adeta.
O kadar tecrit ettilerki kendilerini kız alıp vermede bile harice çıkmadan kendi aralarında evlilikler yapmayı bir teamül haline getirmeleri de halktan kopmaya yeterli sebepti.
Namaz sonunda dua ederken bile kendilerine has bir işaretleşme gösterdiler. Bunda bile yekvücut oldular. Bu bile halkın kendilerine kızmalarına bir sebep teşkil etti. Memuru memur olmayanlarının kravat takmaya özen göstermeleri, çoğunlukça sakal bırakmama ları, besili insan görünümünde olmaları ve takkelerinin bile ayrı olması toplum gerçeklerin den uzaklaştırdı kendilerini. Kadınların hacca gitmelerini önce uygun bulmadılar. Sonra sında şirket kurup kendileri götürdüklerinde bu kurallarını yok saydılar.
Ayrıca Fırkayı Naciye olgusunu sahiplenerek, başkalarını dışarıda kalmakla bu haktan yaralanmayacakları istikametinde korkutmaları bile dışlanmalarına sebep teşkil etti. Fırkai Naciye, İslam terminolojisinde ‘Kurtuluşa eren, cehennem azabından kurtulup cennete giden grup’ anlamına gelmektedir. Ebu Hureyre den nakledilen bir hadiste, Peygamberin ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını, bunlardan sadece birinin kurtuluşa ereceğini bildirdiği hadis üzerine, ulema tarafından genellikle ‘Ehli Sünnet vel-Cemaat topluluğu olarak vasıflandırılmıştır. Halkı yani kendilerinden olmayanları bununla korkutmaları dışlan malarına sebep olmuştur. Birçok cemaat ve camia da Fırkayı Naciye konusunun ken tasarruflarında olduğunu söyleyegelmişlerdir.
Önceleri tek bir dernek Genel Merkez ve bağlı teşkilatlar biçiminde çalışmakta iken, Kenan Evren’in Seksen ihtilalinde Genel Merkez kapatılınca tüm teşkilatların kapanması üzerine yeni bir tedbirle, her ile müstakil bir dernek kurarak garanti bir formüle yönelmişlerdir. Sonra Yurt içinde ve yurt dışında öğrenci yurtları açmaya başladılar. Yetişkin bir veya birkaç âlim yetiştiremediler. Kara düzen ve ortalama bir toplum kültürünü geçemediler. Menkıbe ve İlmihal bilgisinin ötesine geçemediler. Topluma önder olacak yetkin bilge bir insan yetiştiremediler. Bunun sebebi takip ettikleri kültür planından olsa gerek. Veya başlarındaki insanlarında yetkin ve yetişkin olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Onları her yönüyle geçen birinin ön plana çıkması istenilmedi galiba. Sonrasında yükseköğrenime önem vermeye başladılar ama o da itaat kültürü içerisinde kaynayıp gitti. İtaat kültürü istismara açık ümmetin en büyük sorunu gibi gözükmektedir. Yine orta kültür düzeyinde kaldılar.
Zaman zaman Süleymancıların kendi aralarına tuttukları yanın kazanması için çok çetin mücadele ettiler kendi aralarında görülmüştür. Birkaç gruba ayrılmışlardır. Anadolu grubu v.s gibi bu durumlarla kendilerini yıprattılar. İki kardeşten birinin AK Partiden milletvekili olmasını, kendileri bölme girişimi olarak değerlendirdiler. Her seçimde yurtlarını kapattığı gerekçesiyle sosyal medyada ‘Unutmadık, unutmayacağız’ sözlerini yaydılar Ak Partiyi hedeflediler. Seçim bitti medya sloganda bitti.
Süleyman Hilmi Tunahan sanki cemaatte fazla tanınmaz gibi. Halka sorsanız onlarda fazla tanımazlar. Bir Kemal Kaçar kadar, bir Ahmet Denizolgun kadar bir Alihan Kuriş kadar tanınmazlar. Camianın kendi iç mücadelesi tanınma ölçümünü değiştirdi. Ben şahsen Süleyman Efendiyi Necip Fazıl rahmetlinin ‘Son Devrin Din Mazlumları’ adlı eserinden tanımış bulunuyorum. ‘Büyük mazlumlar’ adlı eseriyle karıştırılmasın. Namazlarını ve Cumaları kendi mekânlarında kılmaya gayret göstermeleri de halktan uzaklaşmasına sebep teşkil etmiştir. Diyanetle takışmaları, İmam Hatip okullarını yok saymaları da kendile rine zarar vermiştir. Çocuğunu oraya gönderen birçok aile ile sürtüşme konumunda olmuşlar. Türkiye de bütün cami ve mescitler, Diyanete bağlı ve imamlar onlar tarafından atandığına göre halkın çoğunluğu o camilerde ve mescitlerde namaz kıldığı için, bu kadar büyük bir kitleyi karşılarına alarak, kendilerinden soğutmuşlardır.
Dinden gösterilen hiyerarşi
Efendimiz’in vefatı ile Ümmetin yönetimi yani Hulefai Raşidin, Reşit Halifeler, dört halife dönemi Halifeleri farklı ailelere mensup kişiler olmuştur. Birbirileriyle kan bağı olmayan babadan oğula geçen bir sisteme dönüştürülmemiştir. Cemaatlerde elbette benzer durumun olması zor gibi gösterilsede, haleflerde hep kan bağı aranması işin özünü zedelemiştir. Oğullar, damatlar, torunlar silsilesi yönetimleri devralmıştır. Ülkemizde maalesef cemaat ve tarikatlara halef tayin ederken çoğunlukla ilim, bilgi, bilge, liyakat kesinlikle aranmamıştır. İlmi olmayan soyut yetersiz insanlar sırf kan bağı olduğu için tercih edilmişlerdir. Gerekçe olarak altın silsilede bu ve benzer ailelerin nesep itibariyle Efendimize veya halifelerden biriyle iltisaklılar imtiyazını, ilimden önde tutmalarından kaynaklanmıştır. Habeşli bir köle olan Hz. Bilal müezzinlerin piri olduğu bilinmektedir. Hâlbuki Efendimiz kızı Fatıma’ya benim baban olmam seni kurtarmaz’ diyerek diğer özellikleri ön plana çıkarmaları yolu izlenmeliydi.
Selam ve dua ile…
























Yorum Yazın