Geçtiğimiz günlerde bir dost meclisinde sohbet ederken duyduğum bir cümle, günlerce zihnimde yankılandı durdu: “Camiye dikey gelin, yatay gelmeyin.” İlk bakışta tebessüm ettiren bu söz, üzerinde biraz düşününce insanın bütün hayatını özetleyen güçlü bir metafora dönüşüyor. Aslında bu kısa cümle, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi, fırsatla pişmanlık arasındaki mesafeyi ve kullukla hesap günü arasındaki yolculuğu anlatıyor.
Dikey gelmek, insanın kendi iradesiyle yürüyerek camiye gitmesi, secdeye varması, dua etmesi ve Rabbine yönelmesidir. Ancak bu sözün anlamı yalnızca bir ibadethanenin kapısından içeri girmekle sınırlı değildir. Dikey gelmek, henüz nefes alıp verirken hayatı yeniden gözden geçirebilme imkânına sahip olmak demektir. Kırılan bir gönlü onarabilmek, ihmal edilen bir dostluğu tamir edebilmek, bir özrü zamanında dile getirebilmek ya da geciktirilmiş bir helalleşmeyi gerçekleştirebilmek... Kısacası insanın hâlâ değiştirebileceği bir hayatının olmasıdır.
Ne var ki yaşadığımız çağ, bize zamanın değerini unutturuyor. Teknolojinin sağladığı kolaylıklar hayatı hızlandırırken, insan ilişkilerini de aynı ölçüde yüzeyselleştirebiliyor. Günün büyük bölümünü ekranların karşısında geçiriyoruz. Bir dostumuzla yarım saatlik samimi bir sohbet kurmak yerine, saatlerce sosyal medya akışlarında kaybolabiliyoruz. Yüzlerce kişinin bulunduğu arkadaş listelerimiz oluyor ama sıkıntıya düştüğümüzde arayabileceğimiz insan sayısının ne kadar az olduğunu fark ediyoruz. Kalabalıklar içinde yalnızlaşan modern insan, aslında en çok da gerçek bağlara ihtiyaç duyuyor. Belki de camiye dikey gelmek, sadece bir ibadete değil; aynı zamanda kendimize, vicdanımıza ve unuttuğumuz değerlere dönüşü ifade ediyor.
Son yıllarda yaşadığımız büyük felaketler de hayatın ne kadar kırılgan olduğunu hepimize yeniden hatırlattı. Özellikle depremler... Birkaç dakika içinde değişen hayatlar, yarım kalan hikâyeler ve geride kalanların gözlerindeki tarifsiz acı, ölümün aslında ne kadar yakın bir hakikat olduğunu gösterdi. O günlerde ekranlardan izlediğimiz görüntüler, hepimize aynı soruyu sordurdu: “Ya ben olsaydım?” Çünkü ölüm, çoğu zaman zannettiğimiz kadar uzakta değildir. Buna rağmen kırgınlıklarımızı büyütmeye, özürleri ertelemeye ve helalleşmeleri sonraya bırakmaya devam ediyoruz. Oysa ertelenen her iyilik, belki de bir daha ele geçmeyecek bir fırsattır. Pandemi döneminde de benzer bir gerçekle yüzleştik. İnsanların birbirine dokunamadığı, bayramlarda büyüklerin ellerinin öpülemediği, hastanelerde yakınlarının yanında bulunamayan insanların olduğu günler yaşadık. O günlerde sağlık, aile ve dostluğun ne kadar kıymetli olduğunu yeniden anladık. Hayatın merkezine koyduğumuz birçok şey bir anda anlamını yitirirken, aslında bizi ayakta tutan değerlerin sevgi, dayanışma ve maneviyat olduğunu gördük. Fakat insan unutmaya meyilli bir varlık. Aradan zaman geçince o günlerin bize öğrettiği dersleri de yavaş yavaş hafızamızın arka raflarına kaldırıyoruz.
İşte bu noktada “yatay gelmek” kavramı bütün ağırlığıyla karşımıza çıkıyor. Bir gün hepimiz cami avlusuna son kez geleceğiz. Ancak o gün kendi ayaklarımız üzerinde değil, bir tabutun içinde olacağız. Dün saf tuttuğumuz insanların önünde bu kez cenaze namazımız kılınacak. Konuşma, düzeltme, telafi etme ve özür dileme imkânı sona erecek. Hayatın bütün koşuşturması, bütün planları ve bütün hesapları birkaç metrelik kefen sessizliğine sığacak.
Cenaze namazlarında imamın cemaate yönelttiği “Haklarınızı helal ediyor musunuz?” sorusu, aslında bir ömrün özetidir. Bu soru sadece dini bir ritüelin parçası değil, aynı zamanda yaşarken nasıl bir insan olduğumuzun da muhasebesidir. Çünkü insan, yalnızca Allah’a karşı değil, kullara karşı da sorumludur. Kırdığı kalpler, yerine getirmediği sözler, ödemediği borçlar ve ihmal ettiği dostluklar bir şekilde karşısına çıkar. Helallik istemek, sadece maddi bir hesabın kapanması değil; gönüllerde bırakılan izlerin de affa sığınmasıdır.
Hayatın sonunda insanlar genellikle ne kadar kazandığımızı değil, nasıl yaşadığımızı konuşurlar. Bir öğretmenin ardından öğrencileri, bir doktorun ardından hastaları, bir esnafın ardından komşuları söz eder. Geride bırakılan evler, arabalar ve makamlar zamanla unutulur; fakat insanların gönlünde bırakılan izler yaşamaya devam eder. Bu yüzden insanın gerçek serveti banka hesaplarında değil, dualarda ve güzel hatıralarda saklıdır.
Camiye dikey gelmek, fırsat henüz elimizdeyken hayatı anlamlandırabilmektir. Nefes alırken tövbe edebilmek, kırgınlıkları bitirebilmek, anne-babanın hayır duasını alabilmek ve ardımızda güzel hatıralar bırakabilmektir. Önemli olan, bir gün başlayacak o yatay yolculuğa kadar, dikey yürüdüğümüz günlerin hakkını verebilmektir. Ardımızdan edilen birkaç samimi dua, gönülden söylenen birkaç güzel söz ve içtenlikle verilen bir helallik, bu dünyada bırakılabilecek en değerli miras olsa gerek.
























Yorum Yazın