Millet olarak tarihimizin dönemeçlerini çoğu zaman savaşların, zaferlerin ve acıların gölgesinde okuruz. Bu yüzden gözümüze hep padişahlar, komutanlar, liderler görünür. Oysa bazen bir metin, bir şiir de aynı ölçüde tarihin kalbine ışık tutar, hatta o tarihi inşa eder. Bugün böyle bir metnin, İstiklâl Marşı’nın peşine düşüyorum; onunla birlikte, milletin vicdanı ve sesi olan milli şairimiz Mehmet Âkif Ersoy'un da izini sürüyorum.
Milletlerin karakterini yoğuran, kolektif ruhu mayalayan metinler vardır; duyulduğunda insanın içini titreten, ezberlenmese bile ruhuna sinen, bir inanç gibi taşınan sözler… İstiklâl Marşı da işte bu metinlerin en güçlüsüdür. Bir asır boyunca hiçbir başka eser onun kadar sevilmemiş, onun kadar sahiplenilmemiştir. Bunun sebebi yalnızca büyük bir şiir oluşu değil, milletçe üzerinde birleştiğimiz bir varoluş beyannamesi, bir ahit hâline gelmesidir.
İstiklâl Marşı için düzenlenen yarışmaya katılan yüzlerce şiir içinden beklenen o gür ses bir türlü gelmedi. Çünkü o sesin sahibi olan kalemin sahibi, Mehmet Âkif, yarışmaya hiç uzanmamıştı. O, "Milli bir destan parayla yazılamaz," diyerek, millî bir işe para ödülü karışmasını doğru bulmadığı için şiir göndermemişti. Ancak Meclis'teki vatanseverler ve o dönemin Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Hamdullah Suphi Tanrıöver, biliyorlardı ki bu marşı ondan başkası yazamazdı. Yoğun ısrarlar ve para ödülünün kaldırılması (veya kendisine verilmeyeceğine dair güvence) üzerine görev onun omuzlarına yüklendi. Sorumluluğun ağırlığını derinden hissederek, tarihin kendisine verdiği bu görevi iki gün gibi kısa bir sürede yerine getirdi ve bu büyük destanı milletine hediye etti. Milletin o günkü yoksulluğuna rağmen, kazandığı büyük para ödülünü dahi hayır kurumlarına bağışlaması, onun karakterinin ve davasına olan bağlılığının en büyük mührüdür.
Şiir, 12 Mart 1921’de, dönemin en kritik günlerinde Meclis kürsüsünde Hamdullah Suphi Bey tarafından okundu. Metin salonu dalga dalga bir coşkuyla kapladı. Meclis üyeleri dizelere katılarak coşkun bir ruh birliği sergiledi. O günlerde millet ya var ya yok olma mücadelesi veriyordu ve bu şiir, cephedeki askerin, gerideki ananın, tüm milletin inancını ve direniş ruhunu en berrak hâliyle taşıyordu. Meclis büyük bir çoğunlukla, Âkif’in mısralarında kurtuluş meşalesini yaktı.
İstiklâl Marşı, yazıldığı andan itibaren herkesin ortak sesi, ortak nefesi oldu. Bayrakla birlikte en güçlü kutsal bağımız hâline geldi. Marşın dili, kolay ve sade değildir; uzun mısraları, derin anlam katmanları ve aruzu vardır. Fakat belki de tam bu yüzden, milletin yüzyıllık çilesini, umudunu, imanını ve direnişini bu kadar güçlü taşıyabilmiştir. En karanlık zamanlarda bile marşın coşkun mısralarının içinde zaferin o kaçınılmaz ışığı sezilir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!” Bu mısra teslimiyetin değil, hak edilmiş bir zaferin müjdecisidir.
Yüz yılı aşkın bir süre geçti. Anayasalar değişti, hükümetler, kurumlar, kanunlar değişti, hatta ülkenin adı bile değişme tartışmaları yaşadı. Ama İstiklâl Marşı değişmedi. Çünkü o, sadece bir milli marş değil; o, bu milletin kendi varlığıyla, inancıyla, şehitleriyle ve geleceğiyle yaptığı manevi bir sözleşmedir. O, bizi "Asım'ın Nesli" olma idealine çağıran Mehmet Âkif'in, tüm zorluklara rağmen imanı ve umudu asla kaybetmeme vasiyetidir.
Mehmet Âkif’in vefat yıl dönümünde, kendi hayatını da tıpkı şiirleri gibi onurlu bir şekilde, ancak büyük bir yoksulluk içinde tamamlamış olan o büyük şairi rahmetle anarken; İstiklâl Marşı'nın bize hâlâ aynı sarsılmaz gücü verdiğini bir kez daha idrak ediyoruz. Eğer bu marş olmasaydı, eğer Mehmet Âkif gibi bir dâhi şairimiz bulunmasaydı, kim bilir hangi ses bize bugün hâlâ bu kadar kuvvet verebilirdi? Şükran ve minnetle...

























Yorum Yazın