Türk edebiyatının taşrasına açılan o ince patikada, tozun kalktığı ilk adımların sahibi olarak karşımıza çıkar Refik Halid Karay. Fakat o, yalnızca memleketi yazan bir gözlemci değildir; gülümseyerek direnen, incecik bir mizahın ardına sakladığı keskin bir itirazı dilinden hiç düşürmeyen bir muhalif ruhtur.
Ömrü boyunca memleketin dertli coğrafyasını adımlarken, kimi zaman bir kaymakam kapısında, kimi zaman kasaba kahvesinde, kimi zaman da sürgün yollarına düşmüş bir yolcu sıfatıyla karşımıza çıkar. Yazdıkları, yaşadıklarına sadece tanıklık etmekle kalmaz; o tanıklığı bir hesaplaşma biçimine dönüştürür.
Onu Anadolu’ya götüren kader değil, iktidarın hırçın elidir. İttihat ve Terakki’nin baskısına karşı çıkan bir kalemdir o. Hitabetinin, yazısının, düşüncesinin bedelini sürgünle, yalnızlıkla, gurbetle öder. Fakat ne dilinden ne mizahından ne de kendine ve sözünün gücüne duyduğu inançtan vazgeçer. Onun hikâyelerinde duyduğumuz gülümseme, boyun eğmeyen bir ruhun sesidir.
Memleket Hikâyeleri’nde ortaya çıkan Anadolu, daha önce hiçbir yazarın cesaret edemediği kadar gerçek bir Anadolu’dur. Tozu sadece bir dekor değil, yoksulluğun, kaderin ve çaresizliğin nabzıdır.
Refik Halid, köyü bir masal mekânı gibi süslemez. İnsanı, bütün zayıflıkları, bencillikleri ve iyi niyetleriyle birlikte yazar. Kasaba halkının birbirini boğan darlığı, memurun gücü eline alınca hoyratlaşması, köylünün kaderini kader sanması… Hepsini görür, yazar ve bunu yaparken acıdan ince bir tebessüm süzülür satırlara.
Karabibik’in yalın gerçekliğini sürdüren Nâbizade Nâzım’dan aldığı mirası, daha keskin, daha incelikli, daha insanî bir üsluba taşır. Anadolu, onun kaleminde artık yalnızca bir coğrafya değil, ruhun mekânı hâline gelir.
Memleketten sonra gurbet gelir. O gurbet, sessiz bir çınlama gibi hikâyelerin altına siner. Gurbet Hikâyeleri, sürgünün adımlarını duyarak okunur: Çölden esen sıcak rüzgâr,
dilini unutmuş bir yabancının kekelemeleri, kalabalık içinde tamamlanmayan bir yalnızlık… Bütün bunların üzerinde, İstanbul’un şehvetli güzelliğine duyulan kavurucu özlem. O artık yalnızca bir memleket hikâyecisi değildir. O, memleketinden koparılmış bir ruhtur.
İşte tam da bu yüzden yazısı hem yaralı hem gururludur.
Onun mizahı, güldürmek için değil delmek içindir. Yumruğu doğrudan atmaz; dudak kenarındaki alay, gerekenden fazlasını söyler. Aydede’de yazdığı mizah yazılarıyla, iktidarların maskesini düşürür; gülüşün altına sakladığı alay, sözün en keskin hâline dönüşür. Bu yüzden her dönemin iktidarı, ondan az ya da çok rahatsız olur. Onun kahkahası, bir başkaldırı biçimidir.
Karay, edebiyatımızda yalnızca hikâyenin yönünü değiştirmiş bir öncü değildir. O, sürgüne rağmen sözünü sakınmayan, yasaklara rağmen yazmaya devam eden, memlekete küsmeyen ama memlekete dair susmayı da bilmeyen bir ruhun adıdır. Kalemini eğmemiştir. Mizahıyla saldırmış, zarafetiyle direnmiştir. Memleketin yolları bazen gurbetle sonlansa da, onun kelimeleri sonunda yine eve dönmeyi bilmiştir. Çünkü o, memleketi yalnız coğrafyada değil, insanın içinde bulmayı öğrenmiştir. Bizler, onun bıraktığı o ince gülümsemenin gölgesinde memlekete bakmayı sürdürüyoruz.
























Yorum Yazın