Bazı isimler vardır ki, yalnızca bir şahsiyeti değil, bir halkın çığlığını taşır yüreğinde. Dr. Sadık Ahmet, Gümülcine’nin mütevazı Küçük Sirkeli köyünde 7 Ocak 1947’de doğduğunda kimse bilmiyordu; bu çocuk, bir milletin sesi olacak, bastırılmış bir kimliğin yeniden haykırılmasına öncülük edecekti.
Doktor, siyasetçi, mücadeleci bir liderdi ama hepsinden önce Batı Trakya Türklerinin Sadık ağabeyiydi o. Ankara’da ve Selanik’te tıp eğitimi alarak insanlara şifa sunmayı öğrenen bu genç adam, mesleğini icra ettiği 1978 yılından itibaren yalnız hastalıkları değil, adaletsizliği de tedavi etmeye başladı. Çünkü gördü ki; bu topraklarda asıl yara, etnik kimliğin inkarıydı.
1985 yılında Batı Trakya Türklerinin maruz kaldığı hak ihlallerini dünya kamuoyuna duyurmak için başlattığı imza kampanyası, Yunan makamlarını rahatsız etti. 30 ay hapis cezası aldı. Ancak bu bir son değil, yeni bir başlangıçtı onun için. Çünkü artık yalnızca hastalarının değil, halkının da doktoru olmuştu. Bu topraklarda Türküm demek suçtu belki ama Sadık Ahmet, dimdik durarak şu sözleri söyledi: “Eğer Türk olmak suçsa, şunu tekrarlıyorum: Türk’üm ve öyle kalacağım.”
1989 yılında Batı Trakya Türklerinin oylarıyla Yunanistan Parlamentosu’na seçilen ilk bağımsız milletvekili oldu. Fakat bu zafer, kısa sürdü. Yunan devleti, seçim sistemini değiştirerek onun gibi cesur yüreklerin bir daha seçilememesi için yüzde 3 barajını getirdi. 11 milyonluk bir ülkede 150 bin Türk’ün sesini susturmak için kanunlar değiştirildi. Çünkü bir tek Sadık Ahmet bile Yunanistan için fazlaydı. Yılmadı. 1991 yılında Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi’ni (DEB) kurdu. Partisinin adını seçerken bile halkının en temel ihtiyaçlarını fısıldıyordu dünyaya: dostluk, eşitlik, barış… Ne yazık ki DEB de sistemin kıskacında kalacak, genel seçimlere katılamayacaktı. Ancak bir fikir, bir bayrak gibi dalgalanmaya devam etti: “Bu halk Türk’tür ve kimliğinden vazgeçmeyecek.”
Sadık Ahmet’in asıl gücü; halkın yüreğinde açtığı izdi. Onun mahkemeye çıkarıldığı gün binlerce insan “Biz Türk’üz!” diye haykırıyordu. Çünkü o artık yalnız bir adam değil, bir halkın gözyaşı, öfkesi, duası ve umuduydu.
Kara gün. 24 Temmuz 1995. Lozan Antlaşması’nın yıl dönümünde, henüz 48 yaşında, bir “trafik kazasında” hayatını kaybetti. Acısı, sadece ailesini değil, bütün bir milleti dağladı. Kazadan sağ kurtulan eşi Işık Ahmet, çocukları Funda ve Levent, yıllarca o acıyla büyüdüler. Levent Ahmet’in sözleriyle: “Babam elimde vefat etti. O gün yaşadığım acı hiç azalmadı. O gün canım ne kadar yandıysa, bugün hâlâ o kadar yanıyor.”
Bir vesileyle ziyaret ettiğim Gümülcine’de bir mezar taşı şimdi onun adını taşıyor ama Sadık Ahmet, sadece orada yatmıyor. O, her Batı Trakya Türkünün yüreğinde bir dua, bir direniş ve bir teşekkür olarak yaşamaya devam ediyor.
Bugün Batı Trakya’da Türk kimliğine dair sorunlar hâlâ sürüyor. Yunanistan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen, adında “Türk” geçen dernekleri tanımıyor. Anaokullarından meclis kürsülerine kadar kimliğimiz görmezden geliniyor. Ama bir farkla: Artık Sadık Ahmet’in mirası var. O miras; susmayan bir ses, eğilmeyen bir baş, unutmayan bir hafıza… Batı Trakya’da doğup büyüyen nice genç için o, bir kahraman değil, bir pusuladır. Yolunu kaybeden her gencin kulağında çınlayan o söz: “Türk’üm ve öyle kalacağım.”
Bugün onun adıyla anılan kurumlar, kitaplar, hukuk büroları sadece bir anma değil; onun mücadelesinin sürmekte olduğunu gösteren yaşayan izlerdir. Ve bir gün, Batı Trakya’nın göğünde “Türk” kelimesi bir suç değil, onurla söylenen bir hak olarak yankılanacak. Ruhu şâd olsun. Sadık Ahmet’in mücadelesi, sadece bir milletvekilinin hikâyesi değil; bir halkın varoluş mücadelesidir. Unutulmayacak, unutturulmayacak.
























Yorum Yazın