Kudüs’e vardığımda takvimler 14 Temmuz 2017’yi gösteriyordu. Mescid-i Aksa ibadete kapatılmış, şehrin üzerine ağır bir sessizlik çökmüştü. Bu, sıradan bir sessizlik değildi; taşların bile taşıdığı bir yas, bir bekleyişti. Termal kameraların önünde duran Filistinli gençlerin gözlerinde korkudan çok direnişin sükûneti vardı. Ben de o kalabalığın içinde, sesimi değil ama kalbimi onların yanına bırakmıştım.
O an anladım ki Kudüs’e gelmek bir yolculuktan ibaret değil; insanlığın en eski duasına dâhil olmaktır. Çünkü bu şehirde göğe yükselen her ses—ezan, çan, dua—aynı hakikatin farklı yankılarıdır. Aynı gökyüzüne bakan üç inanç, aynı toprağın üzerinde birbirine değmeden ama birbirini inkâr etmeden var olmaya çalışır.
Kudüs, tarih boyunca nice medeniyetin izini taşıyan bir hafıza şehridir. Surları bir kitap gibi açılır; her taşında bir hikâye, her sokağında yarım kalmış bir cümle vardır. Beyaz taş evler, dar sokakların gölgesinde sadece serinlik değil, geçmişin sesini de saklar. Bugün ise bu kadim şehir, bir yandan bin yılların yükünü taşırken diğer yandan güncel bir gerilimin, kesintisiz bir mücadelenin içindedir. Adalet, özgürlük ve barış hâlâ ertelenmiş bir cümle gibi beklemektedir.
Mescid-i Aksa, yalnızca bir mabed değil, bir yöneliştir. Orada kılınan her namaz, sadece bir ibadet değil, aynı zamanda var olma iradesinin sessiz bir ilanıdır. Secdeler, göğe olduğu kadar yeryüzündeki adaletsizliğe karşı da yükselir. Bu yüzden Aksa, taşlardan çok inançla, sabırla ve direnişle ayakta durur.
Altın kubbesiyle Kubbetü’s-Sahra, gökle yer arasında asılı kalmış bir hatıra gibidir. Ancak o hatıraya yaklaşmanın bile bazen yasak olduğunu görmek, insanın içini derinden sarsar. Bir mekânın değil, bir hatıranın bile sınırlandırıldığı bir gerçeklikle karşılaşırsınız. Yine de bütün yasaklara rağmen, bu şehirde dua susmaz; çünkü Kudüs’ün ruhu, sınırları aşan bir hafızaya sahiptir.
Zeytin Dağı’ndan Kudüs’e bakmak, sadece bir manzaraya değil, zamana bakmaktır. Peygamberlerin izleriyle yürüyen bu coğrafyada, geçmiş ile bugün iç içe geçer. Dün fetihlerle, bugün direnişlerle anılan bu şehirde mücadele biçim değiştirir ama özü değişmez. Yine de en güçlü umut, zeytin ağaçlarının gölgesinde oynayan çocukların ellerindedir. Onların defterleri, bu şehrin geleceğine yazılan en sessiz ama en güçlü cümlelerdir.
Ağlama Duvarı’nda toplanan insanlar, farklı inançların ortak bir kırılganlıkta buluşabildiğini gösterir. Her elin değdiği taş, aslında aynı arayışın izini taşır: Anlaşılmak, affedilmek, huzur bulmak. Kudüs bu yönüyle, ayrılığın değil, derinde bir yerde hâlâ mümkün olan ortaklığın şehridir.
Bugün dünya, savaşların, ayrışmaların ve sert sınırların içinde savrulurken Kudüs, bütün bu karmaşanın ortasında insanlığa sessiz bir hatırlatma yapar. Burada yürürken sadece tarihi değil, insan olmanın yükünü ve sorumluluğunu hissedersiniz. Peygamberlerin mirası, bir inançtan öte bir ahlâk çağrısı olarak yankılanır.
Kudüs bana şunu öğretti: Bir şehir bazen bir coğrafyadan ibaret değildir. Bazen bir vicdandır, bazen bir soru, bazen de hiç bitmeyen bir duadır.
Bu yüzden Kudüs, bir varış değil; bir hatırlayıştır.

























Yorum Yazın